gözümü aliyür/orijinale döneyim
Beklerken
|
Oturmadan önce saatime şöyle bir bakıverdim: eğer her zamanki kadar geç kalacaksa on dakika içinde gelmesi gerekiyordu. Gazetemi katlayıp aslında pek de sevdiğim köşe yazarının –bugün köşesinde bir hafta kadar önce Macaristan’da gittiği bir sirkte ne kadar da eğlendiğini, parlak elbiseli trapezcileri izlerkenki heyecanını aslında gizleyemediği bir abartıyla anlatıyordu- yüzü alta gelecek şekilde tutarak bankı hafifçe temizledim. Oturdum, ayaklarımı duvara uzattım, haftalardır beklediği filme nihayet gidebilmiş üstelik güzel de bir yer kapmış birisinin keyfiyle Bebek Koyu’nu seyre koyuldum. Birazdan o gelecek, yanıma –nedense bankın hep soluna oturduğum için haliyle sağıma- oturacaktı bense misafirlikte hiç yaşıtı olmayan bir çocuk tam da hafif uyuklamak üzereyken, annesinin “Gidiyoruz!” demesiyle nasıl yeniden dirilirse dirilecek, biraz sonra odasının halısında Märklin trenlerini -üç sarı kırmızı vagonu ve uzun, simsiyah lokomotifiyle 1973 yılına ait bir Bavyera Ekspresi- nasıl da heyecanla izlemeye koyulacaksa onun yüzünü belki de biraz daha fazla bir heyecanla izlemeye koyulacaktım.
Bu her sefer tekrarladığımız merasim öyle bir hal almıştı ki artık birbirimizi selamlamadan önce benim onu birkaç dakika izleyeceğimi bilerek oturur; yüzü, elleri, ayakları –öyle güzellerdi ki canımın ayakları- bu yüzden herhangi bir telaşa kapılmaz, aksine bir Çehov karakterinin en can alıcı anda bir karpuzu elleriyle parçalaması gibi, eli çantasına gider sözgelimi sigarasını çıkarır, aynı telaşsız hareketlerle sigarayı yakar, gözleri kim bilir nereye birkaç saniye takıldıktan sonra bana döner ve gülümserdi. Rahatlığının kayıtsızlıktan değil de hep tekrarını yaptığımız bu oyuna alışmışlığından geldiğini bilen ben de -ne uzun ne de kısa- her seferinde tam kararında bir zamanda onu baştan ayağa seyretmemi bitirir, aniden ellerini tutardım. İlk zamanlar tam o anki huzuruma birkaç şeyin sebep olabileceğini düşünüyordum: Arkamdan iki öğrenci kahkahalar atarak geçtiler, başımı çevirmeden yüzlerini hayal etmeye çalıştım, sonra dönüp kafamdakiyle gerçeğin ne kadar uyuştuğuna acemi bir ressamın merakıyla baktım. Onu beklerken yaptığım şeylerden birisiydi bu da. Bazen üç dört dakikada bir tam da bankların üzerinden geçen uçakları sayar onun kaç uçak sonra geleceğini kestirmeye çalışırdım. O sırada Boğaz’ın sularında salına salına yüzen ne var ne yoksa hepsini sınıflara ayırır – bacalarından duman çıkaranlar çıkarmayanlar, canımın seveceklerini düşündüklerim sevmeyeceğinden emin olduklarım, içinde bir aile taşıyor olabilecekler olamayacaklar, aniden insana dönüşseler babama benzeyecek olanlar olmayanlar, isimleri onun isminden uzun olanlar olmayanlar- o gelince de hangisinin içinde olmayı istediğini sorar, o da Beyoğlu’nda rasgele girdiğimiz bir şekerci dükkanından şeker seçerken yaptığı gibi –elleri marzipanlar, drajeler arasından kıpkırmızı akide şekerlere uzanırdı hemen, yol boyunca bunu soracağımı biliyormuş da gelmeden kararını vermiş gibi (belki de gerçekten böyleydi)- hiç tereddüt etmeden “Şu!” der, ben hangisi olduğunu anlayamazsam başımı işaret parmağına yapıştırır, hangisiymiş anladıktan sonra gözlerimi kapatır bir taşirdeki gibi tüm kainatın, asıl iki dize olan parmağına eklendiğini düşünerek onu uzun uzun öperdim. Kimi zaman ona anlatmak üzere okuduğum bir hikayeyi kafamda o gelene kadar defalarca farklı cümlelerle anlatır, hiçbirini beğenmez, -adamın neden o gün mavnalara atlamak istemediğini az önce anlattıklarımla gerçekten sezdirebilmiş miydim?- sevgilimin de beğenmeyeceğini düşünür hafif bir korkuyla, anlattığımda beğendiğini söylediği hikayeleri nasıl anlattığımı hızlıca hatırlar kafamdaki her şeyi ona benzer bir şekilde yeniden kurardım. Bazen de Boğaz’ın sularına takılırdım: rengi tek bir pastel boya kullanarak yakalanabilir miydi –asla- kaç milyon oturma odasını doldurarak ev sakinlerine kötü bir Pazar sabahı sürprizi hazırlayabilirdi –bilmem- onunla karşıya yüzebilir miydik, -ah!- yüzebilirsek ne kadar sürerdi, -yüz on üç yıl- Kharybdis’i atlatabilir miydik peki? –kurtar bizi Poseidon!- Tüm bunları yaparken gecikmesine hiç bozulmaz –çünkü sonunda o geliyordu- bunların hiçbirini abartılı bulmaz, acaba yapmacık olur muyum kaygısına hiç kapılmadan ve bir gün kapılabileceğimden de korkmadan, samimiyetin çoğu kez durgun ve dingin sularında küreklere bile asılmadan süzüldüğümü mutlulukla hisseder, puf diye ortaya çıkacak bir Divan şairi –Bâki?- omzuma dokunup “Zâyi geçirme ömri bu dem künc-i gamda kim” diyecek olursa, onu benim için zaten “Menzil kenâr-ı bâğ u leb-i cûybâr” olduğuna kolayca ikna edebileceğime şüphesiz inanarak aşkla onu beklerdim. Aniden –her şey aniden oluyordu, her şey- kar serpiştirmeye başladı. Şimdi olduğu gibi, kar gördüğüm an ilk iş dedemi, dedemin öldüğü günü hatırlarım. Okuldan aptal bir keyifle anneannemlere döndüğüm o Aralık günü kapıda birikmiş otomobilleri görünce zaten aylardır hasta olan dedemle ilgili kötü bir şeyler olduğunu çocuk aklımla sezmiş ve yine o aptal çocuk aklımla uydurduğum ve kimi geceler uyumadan önce oynadığım bir oyunun –O ölse, bu ölse: kim ölürse üzülürüm kim ölürse üzülmem diye düşünür bir türlü kimse için üzülemez buna da şaşardım- saçmalığını hayatımda ilk kez bir çocuk için ne kadar ağır olabilirse hissetmiş kapıyı tekmeleyerek açtıktan sonra dayımın beni içeri sokmayıp kapıda bekleşen kuzenlerimle birlikte bir arabaya doldurup o uzak ve hiç sevmediğim akrabamıza götürülüşüme dayımın göğsünü yumruklayarak isyan etmiştim. Ama canım sevgilim, karla dedemin birbirlerini böylesine çağrıştırmalarının aslında başka sebepleri olduğunu da iyi bilirdi: Ben kar yağmasına kesin gözüyle baktığım tatil günlerinde, -ama bir türlü yağmazdı- anneannemin çilelerden yumak yapışına yardım etmekten de sıkılıp iyice huysuzlandığımda dedem üşenmez, -komşuları da umursamaz- işyerinde saatlerce delgeçle hazırladığı kâğıttan karları üst kata çıkıp tam da pencerenin önünden geçecek şekilde serpiştirir benim yalnızca ilk sefer acabalarla inanıp sonraki seferlerdeyse önce biraz gülüp “Dede in aşağıya!”larla sahnenin yeniden yeniden yeniden çekilmesini isteyen burnu havada, çok bilmiş bir yönetmen gibi mızmızlanmalarıma rağmen her defasında bitmeyen bir sabırla beni neşelendirmek için önce bu yolu denerdi. Aşağıya indiğinde “Hadi,” derdim, “kar hikayesi anlat!”. Dedem çoğu kez başından geçenleri, bazen de geçmiş olmasını istediklerini –bu ikisinin ayrımına her çocuk gibi varabiliyordum- dedem değilmiş de bir süreliğine kadim bir hikayeci olmuş gibi –Kâzımî diye değiştirirdi adını- anlatmaya başlardı. Ben en çok dedemin arkadaşlarıyla sabaha kadar bezik oynadığı bir kış gecesinde hava aydınlanmak üzereyken arkadaşlarının evinden ayrıldıktan sonra kendi evine dönüşünü anlattığı hikayeyi severdim. Dedem, arkadaşlarla bir arada olmanın sıcaklığını –“Ah Salim ah!” derdi anlatırken-, kumarın çekiciliğini –anneannem duymasın diye bu kısımları daha bir kısık sesle anlatırdı, Dostoyevski’nin stenografına hiç de benzemediğini bilirdi anneannemin besbelli-, ateşin köşede canlıymış hatta arkadaşlarından biriymiş ve o gece çok kaybetmiş gibi çırpınışını –çıtırtıları duyar gibi olurdum dedemi dinledikçe- ellerini kollarını sallayarak şapkasını arada bir çıkarıp içindeki kağıtları o an en önemli işi oymuş gibi düzelterek anlatır, anlatırdı. Ben bu öyküde en çok dedemin eve dönüşünü sever, karın yağışından aldığı keyfi, eve gelinceye kadar havanın aydınlanışını, bu aydınlanmada değişen bütün ayrıntıları –yeri yavaşça tutan kar, nişasta paketine bastırınca ucuz bir benzeri çıkan o güzelim gırç gırç sesleri, kedilerin aylaklık etmek için bu kadar erken kalkmalarındaki gariplik –“Hiç uyumuyorlardı belki de!” derdi dedem-, uykusuzluktan dizlerinin arkasında hissettiği o uyuşukluğu az sonra yatağında nasıl da tatlı bir uykuya çevireceğini, tabi ondan az önce omuzlarındaki karı anneannemin eliyle, bir çocuğu azarlar gibi ama pek de narince süpüreceğini anlatışını dinledikçe dedemin gerçekten bahsi geçen hayalî hikayeciye dönüştüğü düşüncesiyle ürperir, dedemin hep dedem olmasını ister, bu korkuyla da, dedem olduğundan emin olmak için ellerine yapışırdım. Ben tüm bunları hatırlarken sevgilimi düşünmeyi ihmal ettiğimi düşünen okur, eğer ikimizin de kar için nasıl öldüğümüzü, çocukluk anılarından sıyrılıp kendimize gelince alemin nasıl üç kişi kaldığını –o, kar, ben!- karın biraz da canımın –o belli belirsiz pembe dudaklarıyla- ağzına düşmüş karları ağzımla keyifle temizleyebileyim diye yağdığına süssüz ama güzel bir aptallıkla nasıl inandığımızı, tüm kederli anlarına rağmen hayatın güzel, çok güzel olduğunu en çok, karlı günlerde anladığımızı, şu an dünyanın bir yerinden bana doğru gelmekte olan güzelimin de aklından benden defalarca dinlediği bu ya da buna benzer şeylerin geçtiğini bilse belki de beni ayıplamakta bu kadar aceleci davranmazdı diye düşünüyorum. Az sonra, kar iyice hızlanmaya başlayınca, kabanımın kapüşonunu başıma geçirdim, karın servileri yavaş yavaş beyaza boyayışını, resim defterinde daha kalınca olan tarafa geçmişim gibi izledim, ayakkabılarımdaki karı silkmek için ayaklarımı yere vurdum, bir şehir hatları vapuru düdüğünü çaldı, bir uçak gürültüyle geçti, bir kedi duvardan yere atladı. O, gelmek için, tüm bunların aynen bu sırayla gerçekleşmesini bekliyormuş gibi o an yanımda beliriverdi. Banktaki karı temizleyip yanıma oturdu, bana baktı, omuzlarımdaki karı upuzun parmaklarıyla ağır ağır süpürdü ve önüne döndü. Omuzlarımda öyle bir sıcaklık hissettim ki, o anı bir ressam –Degas!- bütün saflığı ve güzelliğiyle dondursa ve yalnızca sevgilim hareketli kalıp tüm resmi uçarak dolaşsa -ve tabi kıyabilse- parmak uçlarıyla, henüz yere düşmemişler dâhil bütün karları eritebilir, sonra da elleri hala sımsıcak, yanıma konabilirdi. |
Yorumlar
• betim...
• aynı konuda yazasım var öyle güzel yazmışsın ki beklerken olmayı.
• teşekkür ederim yorum için. :)
• Çok beğendim elinize sağlık :)
|