gözümü aliyür/orijinale döneyim

The Matrix'e Övgü

İçinde zihinle var olunabilen rüyalardan çok çekmiş bir zavallıyım. Uzun uzun yazıyordum da bir ara. Artık eskisi kadar ilgimi çekmiyor niyeyse. Zaten çok azaldı, ayda 1 en fazla. Hatta "Ne kadar mutsuzsa o kadar rüyaya mahkum oluyor insan." gibi bir orantı varsaydığımı da söyleyebilirim. Çok rüya görüyorsan pek mutlu değilsindir bence. "The Matrix" de, hayatımızın nasıl bir rüya olduğunu anlatıyordu kabaca. Rüyada ne oluyorsa, beynimizin gerçekleştirdiğini.

Geçenlerde uyuyakalmışım, rüya görüyordum. Çok sevdiğim birinin zor durumda olduğunu görüp koşuyordum. Koş koş bitmiyor ama. Rüya olduğunu, böyle gerçeklik eğildiği zaman anlayabiliyorum. Önce kıllanmaya başlıyorum, sonrasında da "Bu ne ya rüya bu." deyip uyanıyorum, benim için vakit kaybı gibi bir şey oluyor o yüzden rüya görmek. Neyse koş koş bitmiyor, konu da ciddi olunca sanırım başka bir şeye konsantre olamadım, zihin hazır bilinçaltıyla sevişirken öncelik atadı ilkel güdülerime, "Rüya olduğunu anladım ama ya rüya değilse?" gibi bir alınamaz risk düşüncesi yüzünden muhtemelen. Birden intikal ettim ve o an yumruğu bütün gücümle çaktım herifin suratının ortasına. Yere yapıştı ama kafamı çevirmeye kalmadan bir başkası benim suratıma odunu verdi. Zıpladım uyandım. Kalbim güm güm atıyor, nefes nefeseyim. Gerçekten de rüya olduğunu anladım ve müthiş rahatladım sevdiğim biri tehlikede olmadığı için. "Rüyada koku duyabiliyor muyuz?" diye düşündüm sonra. Hiç düşünmemişim bunu. Çünkü kan kokusu alıyordum genzimden. Burnumu elledim, biraz tazyikli hava verdim, kan geldi parmağıma. Direkt metriks geldi aklıma ve "Cücük gibi düşüncelere dalmadığım bir gece olmayacak mı benim arkadaş?" dedim. Yediğim sopanın etkisi ya da aşırı artan kan basıncının neticesi bilmiyorum ama; sağ kolumu da kramp girmiş de geçmiş gibi yorgun hissettim. Bildiğin "The Matrix" tadı verdim. Rüyamdan fiziksel olarak etkilendim. Belki filmdeki gibi kurşun yesem kalbim durmazdı ama bir yansımasını yaşadım. Gerçi pat diye uykusunda ölen insanların neden öldüğünü de her zaman bilemiyoruz.

Etkileyici ve sık yaşanmayan bir deneyim olduğundan üzerine düşünmekten kaçılamıyor ama çok acayip bir hadise de olmadığından; ne derece olmuş, nasıl olmuş, düşünmek için daha makul noktalar. Nedir? İşte bir rüya görüyorum, bu gördüğüm rüyada burnuma darbe alıyorum, beynim rüyayı gerçek gibi algıladığından kan basıncımı arttırıyor ve baskı altındaki narin kapillerim dayanamıyor. Gibi duruyor en azından. "Tesadüf" denen şeyin sözlükteki tanımına inanmasak da; rüya ve kanama sadece denk gelmiş de olabilir. Ama en zevklisi: Sadece burnum kanamış, burnum kanadığı için beynim zihnimi uyandırmaya çalışmış, o sırada aldığım kan kokusu hayal gücümün bu senaryoyu yazmasına ve rüya olarak canlandırmasına neden olmuş, online olmaya çalışan zihnim de oradan geçerken bu oyuna katılmış olabilir. Bir insanın aklına düşebilecek en ikircikli şey olsa gerek. Rüya gördüğüm için mi burnum kanadı, burnum kanadığı için mi rüya gördüm? The Matrix'e övgü, çünkü The Matrix sadece burnu kanatıp bırakacak kadar "sığ" (hahah) değildi. The Matrix'i izledikten sonra algısı değişmeyen insan için kalp kırmayacak bir sözüm yok.

Sahnenin devamında Kahin, Neo'ya "duyması gerekenleri" söyler ve elindeki kurabiyeyi yedikten sonra kendini iyi hissedeceğini telkin eder. Kendini gerçekleştiren kehanet. "Kader farkındalığı" diyorum ben buna. Evrendeki her şeyle birlikte örülen kaderi kendin yaratıyormuş gibi hissediyorsun fakat senin kaderin zaten kaderini yaratıyormuş gibi hissetmen. Yani Kahin'in de "kader farkındalığı" yaşadığını iddia edebiliriz. Bu kafayla izlersek sahne sonrasında ve diğer iki film boyunca Neo'nun çok bir şey yapmadığını da anlayabiliriz. Tek yaptığı olması gereken yerlerde olması, ki bu da zaten kaderi olduğu için kaçabileceği bir şey değil. Tıpkı Ajan Smith'in sürekli kullandığı "Bu kaçınılmaz olan Anderson Bey." kalıbı gibi.

"Hayat" yaşadığımızı sandığımız bir an ya; "hayatın amacı" ile kastedilen de aslında neyin parçası olduğumuz: "Ben neyi gerçekleştiren parçayım?" ya da "Ben gerçekleşmiş neyin parçasıyım?". İstediğiniz kadar bencil olun, istediğiniz kadar kendi kaderinizi kendiniz belirlediğinizi düşünün ya da tesadüflerin olduğuna inanın; yine de merak edersiniz neyin parçası olduğunuzu. Tüme mi varıyoruz, tümden mi geliyoruz? Ama nihayetinde bilemezsiniz. Çünkü siz sadece bilmeniz gereken kadarını bilirsiniz.

İş tam da burada sarpa sarıyor zaten. Bir sonuca ulaşsak bile yeni durumumuzda bir tümevarımın parçası mıyız yoksa tümdengelimin mi yine bilemiyoruz. Büyük cevaba ulaşamıyoruz, çünkü büyük soruyu soramıyoruz. Minik beynimiz 3 boyutun ötesine geçmek istiyor fakat evreni 3 boyut ötesinde algılayamadığı için çuvallıyor, soruyu sorduğu anda cevabını almadan soru kendini uzayda yankılıyor. Aynısını tekrar tekrar sonsuza kadar sormasını gerektirecek döngülere düşüyor. Heheh ne kadar üzücü, değil mi? Ne büyük bir işkence "bilinemezlik". Mesela Zion da The Matrix'in bir parçası olabilir? The Matrix, kendini ondan kurtarmış gibi hissetmen için Zion'u yaratmış olabilir? Zion, The Matrix'te görülen özgürlük rüyası olabilir. The Matrix'e övgü çünkü bir Hollywood yapımı olmanın ötesinde modern insanın yapabileceği bütün sorguyu, eleştiriyi, beyin jimnastiğini 3 filmde yapıyor. Bu yazıyı buraya kadar okuyup da üçlemeyi izlemeyen varsa, indirsin izlesin.

Filmleri yazıp yönetmiş "Wachowski Biraderler"e saygılarımı sunmak isterdim lakin Larry çükünü kestirip Linda olduğu için bu saatten sonra "biraderler" demek tuhaf kaçar. Dehanızın önünde düğme ilikliyorum Wachowski Kardeşler...



radioheadbanger'ın 27.12.2009 tarihli bu yazısının direkt linkine buradan ulaşabilir, sizden tatlı olmasın, sevimli arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz. hatta o mükemmel kişiliklerden biriyseniz, sitenin tamamına buraya tıklayarak göz atabilirsiniz.

Yorumlar


• br sonuc cıkmıosa yıkarım bu matrixi
(yorumcu1, 19.01.2010 1:04)

*Nick:
E-mail (Zorunlu değil):
Yeni yorumlarda bana haber ver çünkü ben manyağım.
E-mail adresimi gizle çünkü öyle daha seksiyim.
*Yorum: